B
İ
L
G
İ
M
A
T
İ
K

Konular

Ansiklopedi
Beslenme
Bilgisayar
seyahat
Ev hali
Giyim
İnşaat
İnternet
Kadın
Güzellik
Sanat
Sinema
Teknoloji
Tiyatro
Yaşam

B
İ
L
G
İ
M
A
T
İ
K

29/2/2008

Tüp bebeğin yolu büyük kentlerden geçiyor

Ülkenin her yerinde yetişmiş personelin bulunmasının mümkün olmadığını belirten Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, “dengesizliğin ana nedeni, yetişmiş eleman, fiziki şartlar ve ekipman eksikliği” diye konuştu.

Türkiye’de, “tüp bebek” yöntemiyle çocuk sahibi olmak isteyenlerin başvuracağı merkezlerin önemli bölümü büyükşehirlerde bulunuyor.

Türkiye genelinde Aralık 2007 sonu itibariyle ruhsatlı 91 üremeye yardımcı tedavi merkezi bulunuyor. Bunlardan 19’u Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinde, 72’si özel hastane ve merkezlerde yer alıyor.

Sağlık Bakanlığından ruhsatlı her iki merkezden biri 3 büyük kentte bulunuyor. İstanbul, Ankara ve İzmir’de bulunan toplam 56 merkezin 13’ünü devlet ve üniversite hastaneleri, 43’ünü ise özel hastaneler ile merkezler oluşturuyor.

Türkiye genelinde toplam 22 ilde üremeye yardımcı tedavi merkezi hizmet verirken, 59 ilde ise bu konuda hizmet veren hiç merkez yok. Marmara Bölgesi’nde 42, Ege Bölgesinde 8, İç Anadolu’da 22, Karadeniz Bölgesinde 2, Akdeniz Bölgesinde 9, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ise toplam 8 merkez mevcut. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde toplam 10 merkez bulunurken, yurdun diğer bölgelerinde ise 81 merkez yer alıyor.

Marmara Bölgesi’nde 28’i özel 6’sı kamu toplam 34 merkezle İstanbul başı çekerken, onu 6 özel merkezle Bursa, 1 Kocaeli ve 1 Sakarya illeri takip ediyor.

Ege Bölgesi’nde İzmir’de 1’i kamu 5’i özel, Afyonkarahisar ve Denizli illerinde de birer tane üremeye yardımcı merkezler bulunuyor.

İç Anadolu Bölgesi’nde ise 6’sı kamu 10’u özel toplam 16 tane merkezle Ankara ilk sırada yer alıyor. Ankara’yı, 1’i kamu 1’i özel merkezlerle Konya ve Kayseri illeri izliyor. Bölgede Eskişehir’de de 1 tane merkez kamu hastanesinde hizmet veriyor.

Karadeniz Bölgesi’nde Samsun ve Trabzon’da 1’er üremeye yardımcı merkez bulunuyor.

Akdeniz Bölgesi’nde 2’si kamu 3’ü özel toplam 5 merkezle Adana başı çekerken, Adana’yı 1’i kamu 2’si özel merkezle Antalya takip ediyor.

Doğu Anadolu Bölgesi’nde Elazığ, Malatya ve Erzurum illerinde 1’er özel merkez hizmet verirken, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde de Diyarbakır ve Gaziantep illerinde 2’şer tane, Şanlıurfa’da da 1 tane özel üremeye yardımcı merkez bulunuyor.

“MERKEZLERİN SAYISI ŞU AN İÇİN YETERLİ”
Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş, Sağlık Bakanlığının Haziran 2007’de SSK’lı hastaların da Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’lular gibi tüp bebek uygulamasından yararlanabilmesinin önünün açılmasıyla, tüp bebek için hastanelere ve özel tüp bebek merkezlerine çok sayıda başvuru yapıldığını söyledi.

Türkiye’deki üremeye yardımcı merkezlerin sayısının, şu an için ihtiyacı karşılayacak düzeyde olduğunu belirten Tıraş, “Şu an yeterli denilebilir ancak hasta sayısı arttıkça sıkıntı yaşanmaya başlanacaktır” dedi.

Tıraş, tüp bebek uygulamasının çok hassas ve gelişmiş cihazların yardımıyla, bu konuda uzmanlaşmış sağlık personeli tarafından yapılması gerektiğini ifade etti. Ülkenin her yerinde bu sektöre hizmet verebilecek özel yetişmiş personelin bulunmasının mümkün olmadığını belirten Tıraş, “Bölgeler arasındaki merkezlerin dağılımındaki dengesizliğin ana nedeni, yetişmiş eleman, fiziki şartlar ve ekipman eksikliğinden kaynaklanıyor” diye konuştu.

Prof. Dr. Bülent Tıraş, nüfusun yoğun olduğu her ilde tüp bebek merkezinin açılmasının doğru olmadığını, “uydu merkezler” ile sıkıntının çözümlenebileceğini belirtti.

29/2/2008

Sarkmış göbek reflü yapıyor

Görülme sıklığı giderek artan ve tedavi edilmediğinde yemek borusu kanserine neden olan reflü daha çok kadınları vuruyor. Bunun en önemli nedeni ise göbek bölgesindeki yağlanma ve doğum sonucu oluşan sarkmaların karın içi basıncını artırması.

Araştırmalar Türkiye’de her 10 yetişkinden birinde reflü olduğunu ve görülme oranının her geçen gün arttığını gösteriyor. Bu artışta yaşam tarzı, yeme alışkanlıkları ve stres önemli rol oynuyor. Toplumda hastalığın yeterince önemsenmediğini söyleyen Prof. Dr. Cihan Uras, ciddi bir tehlikeye dikkat çekiyor, “Reflüyü göz ardı etmeyin, tedavi edilmemiş ve ilerlemiş reflünün yemek borusu kanserine neden olduğunu ve kanser riskini ortalama 40 kat artırdığını unutmayın” diye konuşuyor.

Asitli mide içeriğinin yemek borusuna kaçması olarak tanımlanan gastro özafagal reflüden muzdarip insan sayısı her geçen gün artıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cihan Uras, sosyal yaşamı olumsuz etkileyen ve yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren hastalıktaki artışın nedenini çağdaş yaşam tarzına, değişen yeme alışkanlıkları ile alkol ve sigara tüketiminin artmasına ve strese bağlıyor.

KANSER RİSKİNİ 40 KAT ARTIRIYOR
“Tedavi edilmeyen reflü yemek borusu kanserine neden olduğu için dikkate alınması gereken önemli bir hastalıktır” diyen Prof. Uras, reflünün kansere dönüşmesindeki mekanizmayı ise şöyle anlatıyor: “Normalde midenin içi aside duyarlı değildir, çünkü midenin kendisi asit üretir. Halbuki yemek borusu son derece hassastır ve asitle temas ettiği zaman yanıklara neden olabilir. Tekrarlayan reflüler yemek borusunda özefajit dediğimiz iltihabi değişikliklere yol açar. Bu kronik iltihap bir süre sonra yemek borusunun mukozasında bir takım değişiklikler yapar, bu değişiklilik sonucu da baret özafagusu gelişir. Reflü olan her 10 hastanın birinde meydana gelen baret özafagusu yemek borusu kanseri riskini ortalama 40 kat artırır. İstatistikler, baret özafagusu olan hastaların ortalama yüzde 10’unun yemek borusu kanserine yakalandığını gösteriyor.”

KADINLARDA DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR
Tedavisi ömür boyu süren hastalık kadınlarda erkeklerden daha fazla görülüyor. Şişmanlığın, özellikle de göbek bölgesindeki yağlanmanın önemli bir etken olduğunu söyleyen Prof. Uras, “Karın içi basıncını artıran göbek bölgesindeki yağlanma kadınlarda daha çok oluyor, ayrıca doğum sonrası meydana gelen sarkmalar da karın içi basıncını artıran faktörlerdir. Bu nedenle hastalık kadınlarda daha fazla görülür” diye konuşuyor.

ASTIM VE FARENJİTLE KARIŞTIRILIYOR
Mide fıtıklarıyla beraber de görülebilen hastalığın herkeste çok ciddi şikayetler yapması gerekmiyor. Ağıza acı su gelmesi, yediklerin ağıza geri gelmesi, göğüs kemiğinin arkasında ve midede yanma en tipik şikayetleri oluşturuyor. Prof. Cihan Uras’a göre, boğaz problemleri, ses kısıklığı, ses çatallanması, sık sık farenjit ya da larenjit olma ve ses teli polipleri gibi tipik olmayan belirtiler de verebilen, kimi zaman da astımı taklit eden reflüde teşhis yanılgısı önemli bir sorun oluşturuyor:

“Hastalık, öksürük krizlerine, hastaların geceleri öksürükle uyanmalarına neden olabiliyor. Bunun sebebi de uykuda refleksler ortadan kalktığı için mide içeriğinin solunum yollarını tahriş etmesidir. Bu nedenle hasta kendisini astım zannediyor. Ancak dikkatli bir hekim muayenesiyle reflü ortaya çıkarılıp tedavi edildiğinde astım gibi görünen bu şikayetler de ortadan kalkıyor. Yani hastalık gastrit, ülser, farenjit ya da astım gibi hastalıklarla kolayca karıştırılabiliyor.”

İLAÇLA TEDAVİSİ ÖMÜR BOYU SÜRÜYOR
Kesin teşhisin gastroskopiyle konduğunu söyleyen Prof. Uras, tedavi seçenekleri hakkında ise şu bilgileri veriyor: “Reflüde organik yani yapısal bir sorun söz konusu. Eğer mide fıtığı yoksa sadece reflü ise ilaçlar ve önlemlerle reflü azaltılabilir. Medikal tedavi sadece mide asit sekresyonunu düşürmeye yönelik tedavidir. Bu durumda reflü yine devam eder ancak mide asidini ortadan kaldırdığınız için mide içeriği yemek borusuna kaçsa bile, içeriği asit olmadığı için yemek borusunu yakmaz. Yani ilaç tedavisiyle reflü bitmez, sadece reflünün yemek borusu ve boğaza zarar vermesi engellenir. Reflünün ilaçla tedavisi ömür boyu sürer, hastaya mide asidini düşüren ya da asidi nötralize eden ilaçlar verilir.”

AMELİYATTA BAŞARI ORANI YÜKSEK
Prof. Cihan Uras’a göre, beraberinde mide fıtığı varsa ya da çok ilerlemiş ise o zaman reflünün laparaskopik ameliyatlarla tedavi edilmesi gerekiyor. Laparaskopik Nissen Fundoplikasyon ameliyatları ile hastalığın son yıllarda başarıyla tedavi edildiğini hatırlatan Prof. Uras, “Uygulamanın en önemli avantajı hastayı çok az üzen bir yöntem olmasıdır. Minimal invaziv yöntemle yapılan bu ameliyatlarda karın duvarından beş tane delik açıyoruz. Delikler aracılığı ile fıtık varsa hem bunu düzeltiyoruz, hem de yaptığımız yüksek basınç bölgesiyle mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasını engelliyoruz, böylece hasta şikayetlerden kurtuluyor” diye konuşuyor.

10 YILLIK NÜKS ORANI YÜZDE 5
Yok denecek kadar az ağrılı olması, hastada büyük yaraların oluşmaması, iyileşme süresinin kısa olması ve başarı oranının yüksek olması yöntemin avantajlarını oluşturuyor: “Çalışmalar bu yöntemin uygulandığı vakalarda 10 yıllık nüks oranının yüzde 5 olduğunu gösteriyor. Bu çok önemli bir rakam çünkü yüzde 95 hastada hiç bir sorun görülmüyor. Bu hastalar 10 yıl boyunca ilaç kullanmaktan kurtuluyor çünkü kimyasal içerikli bu ilaçların da bazı yan etkileri bulunuyor. Ameliyatla hastalar ilaç bağımlılığından kurtuluyor. Hasta ertesi gün yürümeye başlıyor ve en fazla iki gün sonra da normal hayatına dönebiliyor.”

YAĞLI VE TATLI YEMEYİN, ALKOLDEN UZAK DURUN
“Reflüyü göz ardı etmeyin, reflünüzün hangi noktada olduğunu tespit edin ve eğer ilerlemiş bir durum söz konusu ise yemek borusu kanseri olmamak için hemen tedavi ettirin” diyen Prof. Cihan Uras, reflü hastalarına önerilerini ise şöyle sıralıyor:

* Yağlı ve tatlı yiyecekler tüketmeyin
* Tok karnına yatmayın, yemeklerden en az iki saat sonra yatın
* Kiloluysanız mutlaka kilo verin
* Mide bölgesini sıkacak ve karın içi basıncı artıracak dar giysiler giymeyin
* Yeme alışkanlıklarınızı değiştirin
* Yavaş yemek yiyin, lokmalarınızı iyi çiğneyin
* Yatarken yüksek yastık kullanın
* Ağır sporlardan kaçının
* Alkol ve sigaradan uzak durun. 

28/11/2007

Akraba evliliği özürlü çocuk doğma riskini artırıyor

Ülkemizde her beş evlilikten birini oluşturan akraba evliliklerinde özürlü çocuk doğma riskinin yüksek olduğunu belirten Acıbadem Sağlık Grubu Tıbbi Genetik Uzmanı Dr. Ceyhan Sayar, "Genetik danışmanlık hizmetiyle çiftlerin
soy ağacı çıkarılıyor ve oluşabilecek risklere karşı aileler bilgilendiriliyor" diyor.

Türkiye"de evliliklerin yüzde 20"sini oluşturan akraba evliliklerinde özürlü çocuk doğma riski iki katına çıkıyor. Bu yüzden akraba
evliliği yapmayı planlayan çiftlere evlenmeden önce muhakkak genetik danışmanlık almaları öneriliyor.

Acıbadem Sağlık Grubu Tıbbi Genetik Uzmanı olan Dr. Ceyhan Sayar, toplumda yüzde 2-4 olan özürlü çocuk oranının akraba evliliği yapanlarda yüzde 4-8" lere çıktığını belirtiyor. Akraba evliliği yapacak çiftlere evlilik öncesi veya gebelik öncesinde genetik danışma almalarının büyük önem taşıdığına dikkat çeken Dr. Ceyhan Sayar, "Danışmanlık için başvuran kişilere öncelikli olarak ayrıntılı olarak bir soy ağacı çıkarılıyor. Soy ağacında ailede herhangi bir anomali,zeka kusuru, düşükler ve ölü doğumlar tespit edilmişse risk daha da artıyor" diye konuşuyor.

Akraba evlilikleri

Akraba evliliklerinde insanın kalıtsal maddesinde taşıdığı bir çift genden her ikisinin de bozuk olması durumunda ortaya çıkan resesesif hastalıkların oluşma riski artıyor.

Bu resesif genlerden sadece birinde hata varsa hastalık belirtileri ortaya çıkmadığını, o kişilerin kendileri sağlıklı olmalarına rağmen hastalığın taşıyıcısı olduklarına işaret eden Dr. Ceyhan Sayar, şöyle konuşuyor:

"Bunu nesilden nesile aktarabilirler. Çocukta bu resesif hastalığın ortaya çıkabilmesi için hem annenin hem de babanın aynı bozuk geni taşımaları gerekir. Dolayısıyla akraba evliliklerinde anne ve baba adayı aynı atadan geldiği için aynı bozuk geni taşıma olasılıkları topluma göre daha yüksek, çocuklarda da bu resesif hastalığın ortaya çıkma olasılıkları daha fazladır. Eğer ailede böyle resesif hastalık taşıyan bir çocuk doğmuşsa sonraki her gebelik için çocuğun hasta olma riski yüzde 25"tir."

Bilinen hastalıklar araştırılıyor

Akraba evliliği sonucu ortaya çıkabilecek hastalıkların hepsinin çocuk doğmadan önce anne karnındayken taranması teknik olarak dünyanın hiçbir yerinde mümkün değil.Ancak ailede tanısı bilinen bir hastalık varsa veya çiftin hasta çocukları varsa anne karnındaki bebek bu hastalık açısından incelenebiliyor.

Dr. Ceyhan Sayar, akraba evliliği yapmış olan çiftlere Türkiye de sık görülen Akdeniz anemisi için taşıyıcılık testi yaptırmalarını, gebelik varsa ultrasonografik inceleme ile takibi öneriyor ve ekliyor:

"Çocuk doğduktan sonra ise gelişimsel olarak takibini, çocuk sayısını sınırlı tutmalarını ve ikinci çocuk için en az 3-4 yıl beklemelerini tavsiye ediyoruz."

29/5/2007

Kalp sağlığınız için kiraz

Baharın habercisi kirazın kolesterolü ve kan şekerini düşürücü, kalp sağlığını iyileştirici etkisi var.


Dünyada 1500 çeşidi bulunan kirazın Türkiye'de ondan fazla çeşidi bulunuyor. Gülgiller familyasından olup bilinen en eski ve dünya üzerine en fazla yayılmış meyvelerden biridir kiraz. Dalbastı, Napolyon, Sultani, Kara, Karabodur ve Lambert gibi çeşitleri vardır. Yıllarca önemsiz bir meyve sayılan kiraz nasıl oldu da bu kadar popüler oldu?
Doğal bir tat ve lezzet içeren kiraz, yoğun meyve şekeri içermektedir. 100 gramı yaklaşık 40 kaloridir. Michigan Üniversitesi'nin araştırmasına göre; kirazın kolesterolü ve kan şekerini düşürücü ve kalp sağlığını iyileştirici etkisi var. Kirazın yoğun antioksidan içeriğiyle kalp sağlığını koruduğu belirtiliyor. Kiraz, elajik asit adlı bileşiği yoğun miktarda içeriyor. Elajik asit, sentetik ve doğal kanserojen maddeleri etkisiz hale getirir ve onların sağlıklı hücrelere hasar vererek kanserli hücreler haline getirilmesini engeller.

  • Kiraz fitokimyasallar açısından zengindir. Bunlar: anthocyanins (mevye ve sebzelerin rengini veren pigmentler; ki bunlar hücreleri zararlı kanserojen maddelere karşı koruyan antioksidan özellikleri sebebiyle kansere karşı seçenek oluşturabilirler). Aynı şekilde bir flavonoid olan quercetinki içinde hem anti-kanser bir oluşum, hem de anti-imflamotoral ve intihistaminik (alerji ve enfeksiyon önleyici) özellikler taşıyan bir antioksidandır.
  • Kiraz hem kolesterolü hem de kan şekerini düşürmeye yardımcı olabilir.
  • 100 gram kirazda, 17 bin miligram C vitamini bulunmaktadır. Her insanın günde 60-80 miligram C Vitamini alması gerekiyor.
  • B1, B2, B5 vitaminleri, magnezyum ve kalsiyum da bulunmaktadır.
  • Ürik asit ve ürat tuzlarının vücuttan atılmasını sağlayabilir. Bu nedenle romatizma ve gut hastalıkları, eklem kireçlenmesi ve damar sertliğinin tedavisinde kullanılabilir.
  • Kabızlığı önlemede etkilidir.
  • Kirazda bulunan kinik asit, böbreklerin taş ve kum yapmasını önleyebilir ve varsa zamanla dökülmesine yardımcı olabilir.
  • Kandaki zararlı maddelerin vücuttan atılmasına yardımcı olabilir.
  • Aşırı ilaç tüketimi ile karaciğerde oluşan yükün azaltılmasında yardımcı olabilir.
  • Nikotinin vücuttan atılmasında yardımcı olur.
  • İçerdiği meyve şekeri levüloz rahat sindirilebildiği için, şeker hastaları da kirazı yanında protein kaynağı besinlerle birlikte tüketebilir.
  • A vitamininin önemli bir kaynağı olan karoteni içeren kiraz, göz problemlerinin önlenmesinde yardımcı olabilir.
  • 20 kirazda 12 - 25 miligram arasında antosiyanin bulunmaktadır, bu da bir aspirinden on kat daha etkilidir.
  • 30 gram kiraz sapını 1 litre suda 10 dakika kaynatarak hazırlayacağınız çay, böbrekleri çalıştırarak, diüretik (idrar söktürücü), kan ve idrar yolları temizleyicisi, safra akımını sağlayıcı, bağırsak düzenleyici etki gösterebilir.
  • Bağlantılarım


    www.hitscount.com
    Blogcu ile yapıldı